More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  ๑۩۞۩๑ŞEKERPARE CAFE's๑۩...PhotosProfileFriendsBlog Tools Explore the Spaces community

Blog

SEVGI, LAPA LAPA KAR YAGAN BIR GUNDE BIR CATI SACAGI ALTINA SAKLANAN BIR SERCENIN KOPAN TUYUNUN ASAGIYA DUSUSUNU FARKEDEBILMEKTIR...

 

                                                                       

 

 

 

 

        BEYHUDE AŞK

 

Küçük cinayetler işlendi kalbinde.bir cinayetin binlerce katili vardı sanki.onu kurtaran adsız

kahramanlarıydı.her seferinde ayrı bir matemdi onun için aşk.özellikle söyleyemedikleri...

içine atıp uzaklarına götürdüğü aşk kazıntıları acıtıyordu canını.bir ses veya bir kelime bile

canından can gitmesine yetiyordu.

 

Istıraplar içinde erirken diğer faili meçhullerin ateşi daha

fazla alevlendiriyordu derinlerdeki kor ateşi.ve güler yüzle gözlerinin içine bakan o kana susamış

şehir oyuncaklarının kudretli kahkahaları kulaklarını kemiriyordu.

 

Yetmiyordu kapana kısılmış bedeni ruhunu taşımaya ve kanayan kuyuların sessizliği sağır ediyordu..biliyordu her defasında karanlığa esir olacağını ve biliyordu ebediyete akan , yokluğun mabedine kurban ettikleriydi..söz geçiremiyordu.. esir almıştı karanlık gece bembeyaz bedenini.eşsiz gözlerine saklanmıştı güneş.kapatıyordu gözlerini.söndürüyordu ışığını.

 

Ve Ismarlama çığlıklar kamçılıyordu yaralarını.karanlık duvarlarda siluetinin gözyaşları avuçlarında dokunamadıklarının kokusu..içten içe kemiren kara bir büyü gibi kanayan geçmişi vardı şimdilerinde…..

 

Alevin üşümesiydi hissettikleri puslu gecede.bedenini usulca saran yalnızlık da onu terk etmişti artık.kuytu

yaraları gizliyordu bütün yaşadıklarını.dizginleyebildiği sadece kendi mutluluklarıydı.çektiği acılar tarifi imkansız zevklersunarken şeytani bir gülümseme beliriyordu ıslak dudaklarında.gözyaşlarında eritilmiş sayısız ilk aşkları alay edercesine süzülüyordu boşlukta.fısıltılarla dolu yaşamından sızan sessiz çığlıklar gecenin sonuna hükmedemiyordu.sığındığı karanlıklar da ondan sıkılmıştı.

 

Ruhuna hükmeden kör geleceği karanlık avlularda bekletiyordu gölgesini.dudakları sızlıyor.elleri üşüyordu..düşündüğü bir tek onun varlığıydı.başı sonu belli olmayan koca bir yalan olan onun varlığı..yalnız kapılarda beklettiği de, adak yerine kurban ettiği de erişemediğinin armağanıydı.

 

Değersiz bedeni, sonunu istiyordu artık. yıllar öncesinden tasarladığı şekilde hem de...

 

 

Bora AYTÜRK

www.hikayeler.net

 

 

YALNIZLIĞA ALIŞMALI

 

Bavulları hep toplu durmalı insanın...

Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...

Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vaz­geçmeli...

İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...

Yalnızlığa alışmalı...

 

Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti. Dayanışma... günümüz borsasının değer kaybeden hisse senet­lerinden biri artık...

 

Bireyin keşif çağı, geride kı­rık dökük yalnızlıklar bıraktı.

 

Terörün bile bireyselleştiği çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.

 

* * *

 

İşte o yüzden alışmalı yalnız­lığa...

 

Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan... Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı... Hüzünlü bir şarkıyla paylaşı­lan gecelerde başım dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli... Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...

 

Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına...

 

"Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşmılsa yalnızlık olmaz" dizeleriyle başlamalı güne...

 

Telesekretere "şu anda size cevap verebilecek kim­se yok" denmeli, "... belki de hiçbir zaman olmaya­cak..."

 

Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...

 

* * *

 

Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.

 

Haklılığın onuru yaşatır insanı... Susmanın utancı öldürür.

 

O yüzden en sessiz gecelerde ''doğruydu, yaptım"la teselli bulmalı insan...

 

Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı... Kendiyle he­saplaşmaya çalışmalı...

 

Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır ol­malı...

 

Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmeli...

 

Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...

 

* * *

 

Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...

Yollarla barışmalı...

Yalnızlığa alışmalı...

 

 

Can DÜNDAR

HER HATIRLAYIS EVVELINDE UNUTMAYI SAKLAR BILIR MISIN?VE BILIR MISIN BEN SENI BIR DEM OLSUN UNUTMADIM !...

 

GÜZEL İNSANLAR VARMIŞ ÇOOK UZAKLARDA

  

Uzak diyarlarda, çook uzaklarda

Vefa varmış hala

Doldurdum heybemi umutlarla

...gidiyorum.

 

Uzak diyarlarda, çook uzaklarda

Kadir-kıymet bilenler varmış

...varmış hala

Bıraktım çabalarımı,

...gidiyorum.

 

Güzel insanlar varmış, çook uzaklarda

Dağlardan huzur esermiş,

Çiçekler gülüş açarmış,

Güneş doğarmış her sabah

Her sabah , her sabah

İnsanlar, gülümser,

... "Günaydın !` dermiş

Hatır sorarmış hala

Çoook çoook çok uzaklarda

Yıktım son kalelerimi kendi elimle

Topladım şiirlerimi, gidiyorum.

Size kalsın her hüznüm

Her yenilgim,

Sırtımdan söktüğüm hançerler

Size kalsın...

Size kalsın bencillik,

Size kalsın asık suratlar

Güzel atlara binip giden güzel insanlar

İz bırakmış gönüllerde

Bir şafak vakti, biterken tasa

Her adımda, son izlere basa basa

...gidiyorum

 

Burukluk silinirken yüzümde

Dostluk şarkıları dilimde

Yıllar sonra çıkagelen gülüşle

...gidiyorum.

 

 

Veda zamanı sahte dostluklara

Artık düşmek yok tuzaklara

Gül kokulu izlere bata-çıka

Gidiyorum, gidiyorum

Çook çook çok uzaklara

 

Ahmet Ünal ÇAM

 

 

SANKI YASAMIMI YILLARDIR SENIN IÇIN BEKLETMISTIM...

 

Bugün yandaki apartmanin önüne bir ambulans geldi... Iki hastabakici indi içinden... Bir adami indirdiler asagi. Bileklerini baglamislardi. Kollarindan sikica tutuyorlardi... Yüzünde derin çizgiler vardi adamin... Gözleri paramparçaydi ve hiç bir yere bakmiyordu sanki... Durmadan, hepiniz bana karsisiniz, bense tek basinayim, siz hepiniz bana karsisiniz, diye bagiriyordu... Bu sözler sanki binlerce kez yankilandi kalbimde... Sanki birisi kendi yokluguna giderken beni anlatiyordu... Hepiniz bana karsisisiniz, bense tek basinayim...

Adam ambulansa bindirilirken bir an direndi, binmek istemedi. O direnince ben de elimi uzattim pencereden asagi, bosluga dogru, öylesine... Iste tam o sirada geriye dönüp bana bakti.Göz göze geldik... Masumiyetimi gördüm onda. Bir an. Iyiligi özleyen yanimi. Alninda derin çizgiler, gözlerinin alti derin morluklarla kapli çocuklugumu gördüm onda... Onca yogun, onca hissederek yasamasina ragmen yine de bu hayattan hiçbir sey anlamamis kalbimi gördüm onda...

Ambulans çekti gitti... Ardindan bagirmak istedim. Sesim çikmadi... Çok istedim o adam gibi kiskivrak baglanip götürülmeyi... Çok istedim o adam gibi sokagin ortasinda korkusuzca, hepiniz bana karsisiniz, bense tek basinayim, diye bagirmayi... Ama yapamadim... O adam gibi hissettigim halde, bagiramadim...

Tipki sana birkaç gece önce bagirmak istedigim halde bagiramayisim gibi... Rahatsiz olmussun seni aramamdan. Yakinlarina, durmadan beni ariyor, sevgi dileniyor, diyormussun... Sana gönderdigim mesajlari uluorta onlara gösteriyormussun... Ben senin önemli ve pahali bir kölenim ya, köle pazarinda beni insanlara teshir ediyormussun... Simdi ben ona ne söylemeliyim, ben bir insana bu iliski bitti diyemem ki, bunu onun anlamasini beklerim, diyormussun...

Bu hayatta kölelerin sözüne kimse inanmaz ki. Istedigini söyleyebilirsin onlara benim hakkimda, çünkü sen efendisin, hep sana inanacaklardir... Sana güveneceklerdir... Seni teselli edeceklerdir...

Benimse bir köle oldugum bu karanlik ormanimda en sadik duygularim bile ansizin yirtici hayvanlar gibi çikacak karsima... Ve ben bu yalnizlikta en çok, en çok kalbime sasiracagim... Sevgimi küçümseyen o yabanci, o yirtici kalbime...

Beni senden çok duygularim küçümseyecek, beni senden çok o yabanci kalbim hirpalayacak... Ben en çok buna sasiracagim...

Bu ne haksizlik, bu ne basitlik, ne bayagilik, diye sana öfkeyle bagirmak için telefona sarildigimda, sesini duyar duymaz beni sen degil, beni önce duygularimin, beni önce bana yabanci olan o kalbimin yendigini hissedecegim aciyla...

Adimi söyleyeceksin sonra, tutulup kalacagim o an; orada misin, konussana benimle, diyeceksin... Iyi misin, seni merak ettim, diyeceksin... Yüzüm ürperecek o an... Mutlu bir ölüm dolasacak içimde. Birden yasadigim her seyi unutacagim... Yasli bir köle, yasli bir çocuk gibi sorularini uysallikla yanitlayacagim...

Bana bunlari neden yaptin, beni neden onlara teshir ettin, sevgimi neden ayaklar altina aldin, diye soramayacagim...

Sevgime onca haksizlik ettigin, askimin önünü acimasizca kapattigin halde sesini duyar duymaz sana duydugum o derin öfkem birden sonsuz bir hayranliga dönüsecek yine...

Ikimiz de hiçbir sey olmamis gibi yapacagiz... Sen benim sevgimi ayaklar altina almamis, ben sana kimseye olmadigi kadar derinden bir öfke duymamis gibi olacagim...

Bu hep böyle olacak... Sense sana duydugum bagliliktan emin o gece kendine hayran, yaralarini biraz olsun sarmis olarak uyuyacaksin... Sana duydugum ask, ruhunu besleyen bencil bir arzu olarak dönecek sana...

Biliyorum seni sevdikçe hep kendi sevgime haksizlik ettim ben... Seni sevdikçe seni sana hapsettim... Sevdikçe, seni o hep sana dönük bencil arzularina, o sadece baskalarinin kanindan beslenen hayranligina hapsettim... Benim gibi kölelerin sevgisi seni böyle yapayalniz, seni böyle kendine tutkun yapti... Bir köle efendisi için üzülür mü, ben senin için üzülüyorum sevgili... Bir kölenin üzüntüsü bu hayatta ne kaçar geçerliyse o kadar üzülüyorum sana...

Bazen kaçmak istiyorum bu duygulardan, sadece senden degil, bütün insanlardan kaçmak... Içinde sen oldugun için hayatla ilgili bütün meraklarimi öldürüp kendime kapanmak ve orada yaralarimi sarmak istiyorum...

Iste böyle zamanlarda aklina düsüyorum. Köleni merak ediyorsun... Sesimden sana akan kana, o köle hayranligima, o kimsesiz tutkuma ihtiyaç duyuyorsun... Gecenin kör bir vakti beni ariyorsun: Biliyor musun, aslinda ben hep seni özlüyorum, sana haksizlik ettigimi biliyorum, ama ne olur izin ver bana, bir seyleri tüketmek istiyorum, hiçbiri bana ait degil, ama böyle bir zaman bu. Sen benim kötü zamanima denk geldin. Savruluyorum belki, ama kim oldugumu biliyorum. Belki de kendimden öç aliyorum ben, ama biliyorum bir gün seninle olacagim ben. Kendimi bildigim kadar bunu da iyi biliyorum...

Ve sonra telefonu kapatiyorsun...Ve kölen için hayat yeniden basliyor bütün o derin sizisi ve bütün o zavalli vaatleriyle...

Yo hayir, sana sasirmiyorum, onca terk edilisten, onca asagilanmadan sonra hiçbir sey olmamis gibi süren ve sen engel çikarttikça giderek artan bu sevme heyecanima sasiriyorum ben... Düsecegini bile bile onca agir kayalari yüksek bir dagin tepesine çikartip durmama sasiriyorum... Dibi delik testilerle bilmedigim uzakliklara durmadan su tasima inancima sasiriyorum...

Bana bütün bunlari söyledikten sonra arkadaslarina, yakinlarina, beni durmadan ariyor, ona bu iliskinin bittigini nasil söylemeliyim, demene degil, sana böyle gecelerin sonunda, sonraki günlerde ve gecelerde o köle heyecaniyla gönderdigim mesajlari baskalarina göstermene degil, ben en çok kendime sasiriyorum sevgili... Bunlari bile bile, seni o ilk günkü heyecanla sevmeme sasiriyorum...

Oysa bir yanim çok aydinlik, çok berrak... Aci verecek kadar aydinlik... Seni bu aydinlikta çok gördüm... Sen benim degilsin, bunu en çok bu aydinlikta gördüm... Senin de efendin var, seni sonsuz üzen, seni hiç anlamayan, sevgini durmadan küçümseyen bir efendin var, sen onu seviyorsun durmadan... Seni benim gibi birileri öyle yaralamis, öyle kirmis ki, sana iyilik ve sefkat göstereni degil, seni küçümseyenleri, sana durmadan engel çikartip, seni durmadan asagilayanlari seviyorsun...

Iste hayat bu sevgilim... Ben senin kölenim... Sen baskalarinin...

Bu hayatin acimasizligini anlatmak için baska bir örnege gerek yok... Birileri niye daha fakir, neden bunca sefalet, neden durmadan savasiyor ülkeler, neden bu acimasizlik, bu nefret... Bunlari baska yerde aramaya gerek yok... Gerek yok onca politik ve ekonomik tahlile... Ikimizin arasindaki fasizm anlatmaya yeter her seyi.. Ikimizin arasindaki fasizm anlatmaya yeter bu hayati...

Bir yanim çok aydinlik, bir yanim çok berrak... Orada görüyorum her seyi... Bir yanin sevgini uçurmak istiyor, bir yanin onu soluksuz birakiyor... Kendinden kurtulmadigin için yapayalnizsin, bu yüzden baskalarinin hayranligina, o köle ilgilerine muhtaçsin... Arzularin hep sana dönük... Kendine gömülmüssün... Ama birileri seni sevmese, birileri seni aramasa, sana hayran olmasa, gizlendigin o yerde havasizliktan ölürsün... Baskalarinin o zavalli enerjileriyle, o kimsesiz kalmis sevgileriyle besleniyorsun... Benim gibilerinin o saf, o köle heyecanlariyla kendine inaniyorsun... Ask senin için baskalarini cezbetme oyunu haline dönüsmüs... Dünyanin en yalniz panayiri kalbin... Susuz biraktigin kölelerinin varligindan hayat kazaniyorsun... Birilerini sana muhtaç biraktikça zaman kazaniyorsun...

Yasadigina inanmak için yakinlarina benim sesimi dinletiyorsun, onlara sana yazdiklarimi gösteriyorsun... Kendi yalnizligini gizlemek için sana duydugum o köle askimi sergiliyorsun karsina ilk çikanlara...

Bu garip aydinlikta görüyorum seni... Gizli gizli moda dergilerini, o çok satan magazinleri okuyorsun... Sik, gözalici, kusursuz mankenlerin vücutlarina bakip iç geçiriyorsun... Kendinden çikip onlardan birine benzemek, hem bütün hayranliklari üstüne çekmek, hem de kaybolmak istiyorsun... Kendine bunca hayran, kendinden, o bencil arzularindan çikmamaya bu denli uzakken bile bir baskasi olmak, dahasi hem en çok arzulanan, hem de ebediyen kaybolmak istiyorsun...

Keske yasadigin onca aci bu doyumsuzluklarin yüzünden olsaydi... Hiç düsünmeden unuturdum seni... Keske o derin yüzeyselliklerinin disinda bir baskasi olmasaydin sen... Seni o halinle görüp bitirseydim... Keske söyledigin her seye inanabilseydim...

Oysa öyle ürkek ki sevgin, seni kim anlamak istese de ister istemez derin boslugunu sürüyorsun öne... O derin kimsesizligini... Çünkü seni böyle tanimalarindan delice korkuyorsun... Ne zaman biri sana sevgiyi hatirlatsa o derin bosluk açiliyor önünde... O sana yabanci bosluk...

Iste bu yüzden seni gören aydinligim aci veriyor bana... Çünkü senin imkansizliginda kendimi görüyorum...

Sen ne kadar kendi içinden çikmasan da ben senin içindeki karanlikta yüzüyorum çünkü... Öyle bir köle sevda ki bu kendimi unuttukça seni hatirliyorum...

Sen beni sevmek için bir kez olsun içinden çikmadin, biliyorum, ama ben seni sevmek için kaç kez çiktim kendimden... Kaç kez senin boslugundan çaresiz kendime geri döndüm...

Seni öyle ürpertirdi ki içindeki kimsesizlik, öyle çekerdi ki içindeki bosluk seni diplere, bu yüzden hep bir baskasi olmayi düsleyerek yasadin. Kendinden uzakta, kendinden baska biri olmayi... Seni hep bir baskasi olarak tanisinlar istedin... Iste sevgili, sen kendine nasil bir yabanci gibi davrandiysan seni sevenlere de öyle davrandin... Bu yüzden baskalarinin hayranligina derinden muhtaçtin... Kendine saygi duyabilmek için birilerinin köle sevgilerine ihtiyacin vardi...

Bütün bunlari bile bile sevdim seni... Bir yanim o aci veren aydinlikta senin o üsüyen, o dipsiz bosluklarini görüyor, buradan bir çikis olmadigini hissediyor, ama bir yanim beni durmaksizin sana, bosluklarina, o durmadan üsüyen kimsesizligine çekiyordu... Ve ne yapsam engel olamiyordum bu yanima... Aci çekmekten zevk almak miydi bu bilmiyorum... Ama seni kendim gibi hissediyordum böyle anlarda... Seni yalniz ben kurtarirmisim gibi geliyordu o dipsiz bosluklarindan... Bu duygu, bu sana sevgiyle atilma hissi, çok soylu ve kutsal geliyordu bana... Sanki onca yil kendimi bunun için bekletmistim...Yapmam gereken en basit, en siradan seyleri yapmamis, yasamimi onca yil bunun için mahvetmistim... Sanki bu yüzden onca yil, yasamaktan çok oynamis, kendimi disardan seyretmistim... Sanki onca yil beklettigim yasamimi bir tek sende dogrulayabilecegimi hissetmisim... Iste bu yüzden bu sana dogru akan köle sevgimi durduramiyorum...

Iste ne oluyorsa o zaman oluyor, kimseden tiksinmedigin, kimseden uzaklasmadigin kadar benden tiksiniyor, benden uzaklasiyorsun... Bu yasadiklarimizi ne kendine ne bana itiraf edemeyecek kadar güçsüz oldugun için seni hiç tanimayan, bütün bu duygulardan uzak birine dogru soluk soluga kaçiyorsun... O yabanci, o uzaginda yasayan kalbini gözünü kirpmadan ona uzatiyorsun...

Ve sen yine benim yikimim oluyorsun...

Ve o zaman ben yine geriye, kendime dönüyorum...

Daha fazla aci çekmemek için kendimi alkolle uyusturmaya, arzularimi yok etmeye, kendimi hissizlestirmeye dönüyorum...

Ve en acisi seni unutabilmek için olmadik insanlarla küçük ölümler deniyorum... Küçük sevgi oyunlari... Tipki senin beni sevdigin gibi kendimden çikmadan sevmeye çalisiyorum onlari...

Seni bana unuttursunlar diye ben de senin gibi kendi uzaginda yasayan bir baskasi olarak seviyorum onlari...

Iste o zaman anliyorum ki kölelerin de acimasiz oldugunu sen ögretmissin bana... Senin o kimsesiz, o zavalli efendiligin ögretmis...

Onlarin sevgisine kayitsiz kalmayi, onlari arzulasam da arzulamiyormus gibi yapmayi, zaman kazanmayi, kayitsiz kaldikça, sinsilik yaptikça askta kazanildigi sen ögretmissin bana... Onlari beni aramaya mahkum etmeyi, beni her aradiklarinda bana biraz daha mahkum olduklarini... Sevgilerini o karanlik ormanda benden kurtarmak için beni durmaksizin aramaya mahkum olduklarini sen ögretmissin bana... Bu yirtici hayvanlarla dolu karanlik ormanda ayakta kalmayi, yaralarimi kimsesiz yalamayi sen ögretmissin...

Sevginin zayiflik oldugunu, ve bu zayifligi küçümsedikçe büyüyen bütün o sevgilerin durmadan içimizdeki o kimsesiz yaralari sardigini sen ögretmissin bana...

Oysa o yaralar sarilmiyor sevgili... Senden bana geçen kötülük baskalarina yayiliyor... Aramizdaki fasizm baskalarini da içine aliyor... Sen benim köle sevgimle içindeki boslugu dolduruyorsun, bense senin imkansizliginla açilan yarami baskalarinin o köle sevgileriyle dolduruyorum... Sen kendini tanimak için bir kez daha savruldukça, ben senden uzaklasip iyi ve yoksul insanlari sevmeye adiyorum kendimi... Sen beni unutmak için savruldukça , ben seni unutmak için o iyi ve aci çeken insanlari sevmeye çalisiyorum...

Bu yüzden her sey birbirine karisiyor... Sana duydugum o imkansiz sevgim yoksul insanlara, yoksul insanlarin bana duydugu sevgi sana duydugum nefrete karisiyor...

Sahip çikilmayan her sevgi, her ask iste bu yüzden kötülüge dönüsüyor... Her yenik sevgi, her imkansiz ask derin bir kötülük olarak karsimiza çikiyor...

Gel, küçümseme sana duydugum zayifligi... Kendini bu denli önemseme, bu denli önemseme o isiksiz kalmis arzularini...

Bu hayat, bu sahte vaatler, o kimsesiz kalmis arzularin sana seni unutturdu... Sen öyle bir saplandin ki karanligina yargi yeteneklerin köreldi... Öyle ki kendini unutup o derin bosluguna taptin sen... Kendini orada aradin... Bu yüzden seni gören aydinligim hiçbir ise yaramadi, aydinligimi bir yana biraktim, o derin körlügümle gördüm seni... Bu moda kötülügün içinden gördüm... Öylesine

kirmisti ki umutlarini bu sana ait olmayan hayat, öylesine küçümsemisti ki seni... Kime baglandigini hissetsen önce içindeki o yabanci kalbin küçümsemisti seni...

Seni sevenleri ne denli köle yaptiysan o denli köleydin içindeki korkulara... Kendini ne denli kapattiysan, o denli kapatmistin, asklara, dostluklara, seni gerçekten sevebilecek olanlara...

Olmayan, hayali, kendi yarattigin seylere köleydin sen...

O sahte vaatlerde ara yalnizligini, ben senin gerçeginim. Saklandigin boslukta degil hayat, gizledigin korkularinda... Bosluguna sarildikça büyür korkularin, sen o boslugun yani basinda gizlenensin... Sana tapan kölene gizlendigin yeri göster..

Bir kez egil onun önünde... Hem gizlendigin yere, hem de kölene....

Gel bir kez, hepiniz bana karsisiniz, bense tek basinayim, dedirtme, bana... Aramizdaki asktan yayilmasin fasizm, bir kez seni yanimda hissedeyim... Benim cesaretim sensin... Seni yok sayarak baskaldiramam... Ben bunca eksikken baskalari adina konusamam... Ben seninle bunca doluyken o iyi ve yoksul insanlari yürekten sevemem...

Sevmek insanin kendine çekilmesidir... Sevmek insanin çekildigi yerde sevdigine bas egmesidir... Sevmek, insanin yillardir unuttugu kendisine dönmesidir... Sevmek insanin yillar sonra döndügünde gördügü seye gönül rahatligiyla inanmasidir...

Öyleyse bir kez olsun bak o susuz kalmis dudaklarima...

O kirli, o her yerden yara alan hayatima bak... Seni görmek için baska hiçbir sey görmeyen gözlerime bak...

Göze al, sana asik kalbimin kani bulassin üzerine, göze al...

Bana bak demiyorum, ama seni sevdigi için kimsesiz kalan ömrüme bak ve bir kez gör kendini orada...

 

Cezmi ERSÖZ

YENİ SABAHLARIN ÇAN SESİ

 

Güneş ülkesi ütopyası ölmedi yüzyıllardır... ve ölmeyecek bu gidişle...

İnsanlığın gelecek tasavvuru antik çağdan 20. yüzyıla kadar edebiyatta iyimser ütopyalar yaratmıştı.

20. yüzyılın başından itiba­ren ise ütopya karşıtı eserler

(distopyalar) çıktı ortaya...

 

O güne dek ufkunda yeryüzü cen­netleri hayal eden insanoğlu ilk kez is­tikbalde karanlık bulutlar görmeye başlamıştı.

 

* * *Tommaso Campanella, ütopyala­rın en ünlüsü sayılan eseri "Güneş Ül­kesi"ni geçen binyılın ortalarında yazdı.

 

Aydınlık beyinli bu filozofu tarih, in­sanlığın en karanlık çağına elçi tayin etmişti adeta... "Ben doğacak yeni sabahların çan sesiyim" di­yordu.

 

Avrupa engizisyon ve sefaletin pençesinde kıvranırken, yoksullukla bağnazlığın her buluşmasında olduğu gibi yine ilk hedef "düşünce" olmuştu.

 

Akademinin ve kitabın lanetlendiği o çağda özgürlük meşalesiyle ayağa kalktı Campanella... Kör inançlara, yerleşik düşüncelere kafa tuttu. Felsefenin din baskısından kurtulma­sı gerektiğini savundu.

 

Çünkü felsefe aklın ürünüydü, din ise imanın peşindeydi. Bu görüşleri nedeniyle Cizvitlerce sapkın­lık ve büyücülükle suçlandı. O da yoksulları ezen krallara ve işkenceci yobazlara karşı ahaliyi ayaklanmaya çağırdı. Ne var ki ayaklanma başlamadan bastırıldı. Campanella ise kaçmak üzere anlaştığı Türk gemisine binmek üzereyken yakalandı.

 

Atıldığı hapishanede günlerce korkunç işkenceler gördü, iş­kencecileri onu öldü sanarak bir çukura attılar. Nice sonra dirilip mahkeme huzuruna çıkarıldı. Yargıçlar, savunduğu fi­kirleri nereden öğrendiğini sordular:

 

"Bunları öğrenmek için sizin içtiğiniz şarapların 10 misli kandil yağı harcadım" diye cevap verdi.

 

Kiliseye meydan okumak ve halkı ayaklanmaya kışkırtmak suçlarından hapse mahkûm edildi. Ne af istedi, ne insaf... Sadece kâğıt ve kalem...

 

İnsanlığı yüzyıllar boyu aydınlata­cak "Güneş Ülkesi"ni, karanlığın en koyu zindanlarında yazdı.

 

"Güneş Ülkesi"ni Türkçe'ye çevi­ren Vedat Günyol'a göre bu ki­tap, "insanoğlunun mutlu bir yaşama kavuşma isteklerinin en temiziyle yazılmış eserle­rin başında gelir."

 

Burada, günün birinde gerçekleşeceğini düşündüğü toplum modelini ortaya ko­yar Campanella... Ona göre bütün kötülüklerin ve hak­sızlıkların kaynağı, insanla­rın bencilliği ve mülkiyet hırsıdır. İsa, bütün insanla­rın yeryüzünden ortaklaşa yararlanmalarını istediği hal­de, mal mülk tutkusu töreyi paramparça etmiştir. Oysa "Gü­neş Ülkesi"nde kimse kimsenin hakkını yemez, çünkü herkes havari­ler gibi yiyeceğini ortak sofradan yer... Kita­bın son sözü şudur: "Bizim düzenimiz, havarice bir düzendir, ortak yaşamı zevke değil, karşılıklı saygıya da­yanmaktadır."

 

"Mutlu bir çağ olduysa eskiden / Niçin olmasın yeni­den..."

 

* * *

 

Campanella'nın hapis hayatı 27 yıl sürdü. 1626'da İspanya kralı ölünce serbest kaldı. Üç yıl sonra da "çanın çaldığı yeni sabahları" göremeden öldü.

 

"Güneş Ülkesi" ölümünden 14 yıl sonra, 1643'te yayım­landı.

 

İnsanlık, Campanella'nın müjdelediği "eşit, adil ve özgür" bir toplum idealinin çan sesleriyle yüzyıllar boyu koştu durdu düşe kalka...

 

Bugün çağlar ötesinden kafamızı kaldırıp insanlığın o bü­yük koşusuna baktığımızda kimimiz barışa açılan dev bir kapı görüyoruz, kimimiz ise şiddetin kör kuyusunu... Teleskopları­mız gezegenimizin istikbalinde, kimimize puslu bir gökkube gösteriyor, kimimize rengarenk bir gökkuşağı...

 

Lakin ışık şurada:

 

Bunca yüzyılda ne yaparlarsa yapsınlar, bir "güneş ülkesi" tahayyülünü silemediler hafızalarımızdan...

 

Ebedi barış düşümüzü öldüremediler.

 

"Altın çağ"da özgür ve adil bir hayat ideali, bütün kıya­met tellalarına rağmen hâlâ yaşıyor... yaşayacak.

 

insanlık için hiç de az umut değildir bu...

 

CAN DUNDAR

ELLERRIN UCURUM KENARINDA ACAN CICEK GIBI. DOKUNMAK ISTESEM DUSSERIM DIYE DEGIL. DUSERKEN ELIMI BIRAKAMAM DIYE KORKARIM.



 

 

 

SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ

 

KARLAR  ERİR

 

a.

Kış burada beklemeden ve bekletmeden gelirdi. Yazın hemen arkasından kupkuru bir soğuk yakardı tenleri. Ara mevsimler bu iklime göre değildi. Hep uç noktaları yaşayan topraklardan bir tanesi olarak, belki de ilkbaharı ve belki de sonbaharı şimdiye kadar hiç tanıma fırsatı yakalayamamıştı.

 

Bu yüzden bu topraklar üzerinde yaşayanlar bu denli keskin, bu denli sert, bu denli katı ve bu denli kapalıydı. Ya da bana öyle geliyordu. Hislerim ne kadar doğru, ne kadar yanlış zaman gösterecekti bana. Zaman; kimine göre her şeyin ilacı, kimine göre acının sürüncemede kalmasına sebepti.

 

 

Kış burada beklemeden ve bekletmeden gelirdi. Bu yüzdendi işte; kış burada hiç beklenmez, gitsin diye kapılar aralık bırakılırdı. Ziyaretin kısası makbuldü madem, bu gitmek bilmeyen misafir nasıl karşılanırdı buralarda? Bu denli keskin, bu denli  sert, bu denli katı ve bu denli kapalı insanlar “kış” üzerine hangi vurguları yapmışlar, hangi şarkıları söylemişler, hangi ağıtları yakmışlar; onu hangi ninniye almışlar ve hangi masalda sevmişlerdi onun soğuk, beyaz, parlak, güneşli, yakıcı ve bitmez yanlarını?

 

 

Kış burada beklemeden ve bekletmeden gelirdi. Hafif engebeli arazide rüzgar estiğinde, küçük çalılar yerinden çıkar bir top gibi yuvarlana yuvarlana uzaklaşırlardı. İnce ağaççıklar hep yere doğru eğilmiş beklerlerdi sıcakta da, soğukta da. Rüzgar estikçe yeri süpürürdü dalları, kimi uzanıp kıvrıla kıvrıla akan Mürön’e dokunurdu. Hepsi güzeldi, her şey güzeldi. Uğultular, mırıltılar, fısıltılar, kar ve soğuk, yaz ve sıcak... Kışın donan, yazın çağlayan nehirler... Atlar, oklar, kartallar... Hepsi güzeldi, her şey güzeldi. Sıcak günlerde kışın ne vakit geleceğini, soğuk günlerde kışın ne vakit gideceğini konuşurdu insanlar.

 

b.

 

Undam, hepsi beş katlı, soluk mavi boyalı apartmanlardan ikinci girişin beşinci katında... pencerelerden birinde durmuş, buz tutmuş camın arkasından birşeyler görmeye çalışıyordu. Buz tutmuş camlar kalın bir perde gibi kapatıyordu görülebilecek her ne var ise. Yine de bakıyordu Undam. On yaşındaki küçük bir kız ne düşünebilirse o kadarını düşünebiliyor, günlerdir eve gelmeyen babasını sessizce çağırıyordu.

Kar ince ince yağıyordu yine. Bir önceki ince kar tabakası yeri kapladığı yerde donmuş, bu yeni yağan da onun üzerine boyluboyunca uzanmakla meşguldü. O da donacaktı. Bir sonra yağan kar da... ondan sonraki de... Bu böyle sürüp gidecekti, vakit erimeye durana kadar. Yükseldikçe yükselecekti buzun kalınlığı. Kaldırımları aşacak, eşiklere taşacak, rüzgarın köşelere yığdığı kar birikintileri tepeleşecekti. Sonra çocuklar bu tepelerden aşağı kayacaklardı üç-beş kere. Bu soğukta kimse dışarıda uzun süre durmaya cesaret edemezdi.

 

Undam, ilk yağan karın topak topak yağışına hayran kalırdı da, sonraki yağan karın neden rendelenmiş buz gibi göründüğüne anlam veremezdi. İnsanı keserdi, çizik çizik yapardı bu rendelenmiş buz kıymıkları. “Bu yıl ilk kar erken yağdı” diye düşündü, pencereden ayrılıp kanepeye doğru yürürken. Yerdeki kalın muşamba her adımında gıcırdıyor, ayağındaki keçe çizmeler tuhaf bir hışırtı çıkarıyordu.

 

Oturunca duvarı kaplayan karanlık duvar kağıdına takıldı. İnce kağıt çok eskimiş, yırtılmış, beton duvarın delikleri ortaya çıkmıştı. Kim bilir hangi Rus kadın bu duvarlara bakarak oturmuştu bu odada. Adı belki Lena’ydı, belki Galina’ydı, belki Marta’ydı, belki de Luda’ydı. Ne farkederdi ki, kimbilir kaç Rus aile yemek masasında oturup ondan-şundan-bundan konuşmuştu burada. Şimdi onlar gitmiş, yerine çadırlarını bırakıp gelenler yerleşmişti üçer-beşer-yedişer. Birileri gidiyor, birileri geliyordu işte. Zamanla her şey değişiyordu. Bu yüzdendi belki de; “Şu duvar kağıtlarını” derdi babası, “yenileriyle değiştireceğim birgün.” Undam, babasını o gece de bekledi. O gece de gelmedi. Sonraki gece bekledi. Sonraki gece de gelmedi.

 

Daha sonraki gece de... Ondan sonraki gece de... “Aavaa” * diye bağırıyordu içinden. Aav * gelmedi. Gelemedi.

 

c.

 

Tren garında çalışırken birgün, istasyona yanaşan trenlerden birine atlayıp gitmişti belki de. Belki de Gobi’yi aşacak, güneye inip deniz görecek; sonra geri gelecekti evine. Bu aralar “belki” ile başlayan, “belki” ile biten, “belki” ile süslenen cümleler kuruyordu Undam. Yorucuydu. Sıkıcıydı. Boş evde dolanmaktan, konuşacak birilerinin olmamasından bunalmıştı. Babası gelmeli, “yiyecek ne var?” diye sormalıydı. Undam koşup dolaba bakmalı, “pek bir şey yok” demeli, masanın üzerindeki sert ekmeği dilimleyip bir tabağa koymalı, birkaç parça kuru peynirin yanına hemen çay  demlemeliydi. Küçük sarı elmalardan da kaç tane varsa masaya taşımalıydı.

 

Undam boşuna bekledi. Aylar geçti. Güneş doğdu battı. Kar yağdıkça buz tabaksı daha da kalınlaştı. Okula gitmekten vazgeçti, pencere önünde geleni gideni izledi, kimi görse babası sanıp içi titredi... Undam bir kış boyu yol gözledi; buz çözülmeye, ortalık sulanmaya, sert rüzgar yumuşamaya, her gün parlayan güneş azar azar ısıtmaya başlayana kadar. Birgün kapıya “güm güm güm” diye vurduklarında, Undam yol gözleme işiyle meşguldü yine. Birden korkuyla yerinde hopladı. “Baba!”

 

Değildi. Gelen birkaç tanımadığı adam, bir de Lama. Undam demedi bir şey, dinledi. Her kelime, içine saplandı, saplandığı yerde kaldı.

 

ç.

 

“Kışın azizliği” diye söyleniyordu adam. Elinde küçük bir poşet elma vardı. Geceydi. Zifiri karanlığın orta yeri, bir damla ışık kırıntısı yoktu. Koyu bir gece, koyu bir kar... yeri kaplamış beyaz tabaka altında artık kaybolmuş olan yol boyunca ayaklarını sürüyerek ilerliyordu. Adam hasta bedenini ara sokaklardan birine taşımaya çalışırken geniş düzlüğün bitmek bilmeyecek uzanışına baktı kısa bir süre. Ezbere bildiği eve dönüş yolunda, bu karanlığın içinde ilk kez böyle kayboluyordu. Sağa sapmalı mıydı? On adım saymış mıydı? Yoksa yanlış mı dönmüştü? Düz gitti. Sekiz adım sol, yirmi-üç adım sağ... Sonra? Geri dönse, yeniden başlasa... Gücü tükenmişti. Değil bunu yapmak, bir adım ileri adım atacak hâl kalmamıştı. Önce elindeki elma poşeti kayıp karların içine gömüldü. Sonra derin bir yarığın dibine yuvarlandı ağır bedeni. Kar, beyaz örtüsünü hızla üzerine serdiğinde onu karanlıktan ve geceden ve sessizlikten başka bir gören olmadı. Şimdi derin bir uykuda, sıcak rüyalara akan adam; buzun bütün bedenine dolandığını hiç hissetmedi. Aylarca, bütün kış, üzerinde kalın buz tabakası öylece uyuyakaldı.

 

d.

 

Günler geçti. Undam artık bir daha hiç gelmeyeceğini bildiği babasını beklemekten vazgeçti. On yaşında bir kız, Undam. Bir ses duyduğunda hiç tereddüt etmeden zemini eğimli balkona çıktı. Beşinci kattan her şey çok güzel görünüyordu. Bir ses daha duydu. Hemen ağaşıdan. Lama ona işaret ediyordu. “Aşağıya in, ziyarete gideceğiz” diyordu. Undam, yavaşça balkon demirinin üzerine çıkıp ellerini havaya kaldırdı. Hoş bir his uyandı içinde. Kendisini beyaz bir kartal gibi, kanatlarını açmış da uçuyor sandı.

 

Lama bütün gücüyle bağırıyordu aşağıdan. “Hayııııır!”

 

Undam onu duyduğunda, “ben şimdi ölsem, nereye giderim?” diye sordu. “Sen bilirsin, her şeyi bilirsin; sen bana söyleyebilirsin, ben şimdi ölürsem ne olurum?”

 

“Öldüğün an yeniden doğarsın dünyaya.”

“Ben bu dünyaya yeniden gelmek istemiyorum.”

“Sen bir Budistsin. Ölürsen yeniden başlarsın.”

“O halde... ben bir Budist değilim artık.”

 

Naz FERNİBA

 

*  Aavaa:  (Moğolca) babacığım – Aav: baba